Tefekkür Mesafesi
Boşluğu geri istemek, bugünün en politik taleplerinden biri olabilir. Körleştiğimizi hissediyorum, bir ümit bu mesafe hem kendimizi hem de birbirimizi yeniden görebileceğimiz tek yer olabilir.
Fra Angelico “Cristo deriso” (The Mocking of Christ), c. 1440
On küsur yıl sonra, tamamen tesadüf eseri, yaşayacağım ülkeyi belirleyecek bir bekleyiş döneminde doğduğum semte, Kalamış’a döndüm.
Şimdi, anneannemlerin bir zamanlar köşkleri olan, şimdiyse aile apartmanına dönüşmüş binasının sekizinci katındayım. Anneannem birkaç haftadır hastanede kalıyor, kocaman ev bomboş ve ben bu evde, anneannemin ‘boşluğunda’, daha önce hiç düşünmediğim bir şekilde onu düşünüyorum, incelikle dünyanın her tarafından toplanılmış eşyalarına, ona Venedik’ten getirdiğim karnaval maskelerini, zevkli bir kadın olduğunu müthiş teyid eden tablolarına, şu çok sevdiği Alman magazin mecmualarına, çalışma masasının üzerindeki incelikli el yazısına, bayadır içilmemiş nane likörlerine bakıyorum ve onunla ilgili belki de ilk defa gerçekten fikir yürütüyorum. Eskiden rahatça denizi gördüğüm pencereden artık birkaç gri, balkonsuz bina yükseliyor. Modernizmi bu kadar çirkin uyarladığımıza inanamıyorum. Fakat keyfimi kaçırmalarına izin vermiyorum.
Bundan birkaç hafta öncesine kadar —yurtdışı fasıllarını saymazsak— günlük mesaim ve ikametim Beyoğlu merkezliydi. Gündüzleri koşarak artık ofisim haline gelmiş Urban’a gider, çalışacağım desem de minimum on insanla muhabbet eder ayıp olmasın diye de birazcık okuyup, karalar, akşamları da Cavit ya da Yakup çıkışı cumbamda oturup Galata Kulesi’ni seyreder, bu şehri bir yanımdan ustalıkla fethettiğimi düşünürdüm.
Ama bu, bir şehir yazısı değil. Daha çok, Beyoğlu’ndan Anadolu yakasına geçtiğim bu kısa dönemin; günlük düzenimin americano–rakı–şarap ekseninden, hasret kaldığımız yeşilcene bir sahilde termosta kahvemle rejisör koltuğunda adaları (ve sabah koşusuna çıkan herkesin ne kadar kaslı olduğunu) seyretmeye evrilmesinin bende yarattığı o tuhaf, belki tazeliğinden ötürü abartılı huzur hissinin hikâyesi. Yani bir çeşit tefekkür mesafesinin izini sürme denemesi.
Bu yazıyı yazmadan bir önceki gün, arkadaşlarım beni bu aralar fazla asosyal ya da dertli sanmasın diye uğradığım bir Avrupa yakası partisinde, yapılabilecek her türlü small talk’ı yapıp, hiç tanımadığım insanlara vakit geçsin diye tüm hayat hikayemi anlattıktan ve suratıma “iyi sıhhatte olsunlar” bakışları yedikten sonra saat on olmadan “Beni nolur eve bırakın” dediğimde fark ettim: Bir şeyleri fazlasıyla tüketmişim. Belki de anlamlarını yitirmişler. Mesafeye ihtiyacım var. Ama ne ile?
Anlam kayıpları ve geleneksel varoluş krizlerime karşı bir savunma biçimi olarak kelimelerin kökenini kazımayı seviyorum. Çocukluğumdan beri bir oyun gibi oynadığım bir şey bu.
Üstelik lisede yıllarca zorunlu müfredat gördüğüm Latince’nin ekmeğini hâlâ yiyorum. Dolayısıyla bu “tefekkür” başlığı altındaki zihin akışı, öncelikle mecburen kelimenin arkeolojik katmanlarına inecek.
Tefekkür: Arapça fkr kökünden. Düşünmek, akıl yürütmek. Dozajı kaçarsa efkâr basar — o da aynı kökten. Matematik basit.
İngilizce’de karşılığı contemplation. Latince com (birlikte) + templum (tapınak, kehanet alanı, gözlem yeri). Kelime önce “gözlem yapılan kutsal mekân”dı; 14. yüzyılın sonlarında “bir fikri zihinde sürekli tutma, dikkatle bakma” anlamını kazandı.
Yunanca’da ise θεωρία (theōría).
θεά (theá): tanrı, tanrıça
ὁράω (horáō): görmek, seyretmek
Yani theōría, “tanrıyı görmeye, tanrıya bakmaya gitmek.” Antik Yunan’da bu kelime, hakikati seyretmek ve kutsal şenliklere gözlemci heyet göndermek anlamlarını da taşıyordu. Oradan “dünyaya tanık olmak” fikri doğdu. Gözlem sonucu elde edilene de θεώρημα (theṓrēma) denirdi — bugün TDK içi “kuram” dediğimiz şey.
Felsefeci değilim. Ama bu üç dildeki anlam yolculuğunun bana bıraktığı tat, Tanrı figürünü sembolik olarak ele alıp tefekkür/contemplation/theōría üçlemesini yalın bir gözlem, seyir eylemine indirgemek.
Şu günlerde buna ihtiyacım var. Beyoğlu’nun arka sokaklarında, eve dönmemek için bahaneler uydurduğum rock n’ roll günlerin ardından; Kalamış parkında sabah sekiz buçukta Raziye’yi (Melih Cevdet Anday) okumak ve denizi seyretmek dışında akl-ı selîm bir senaryo kuramıyorum. Aklımın dinginliği ve derinliği beni hayrete düşürüyor. Bunca zaman ben bir şeyler düşünebilmek adına para harcamak dışında ne yapıyordum?
Geçenlerde otururken yanıma aldığım eski bir günlüğümü açtım (2012). Caddebostan Sahili’nde yazmışım:
“Denizi bu kadar sevdiğini söyleyip, uzun zamandır ona böyle uzun bakmadığına inanamıyorum. Baksana, insanlar kendilerine de yalan söylüyor.”
Demek ki on üç yıl önce de farkındaymışım. Ne kendi tapınağımızı, ne Tanrı’yı ya da putları, ne de hali hazırda gözümüzün önündeki binbir güzelliğe yeterince hakkaniyetle bakmıyoruz, görmüyoruz.
Ama şimdi, belki uzun bir aradan sonra ilk kez, kendime yalan söylemeden bakabiliyorum.
İçeriği ve takdiri boşaltılmış imgeler bombardımanı arasında yaşadığımızı, daha önceki yazılarımı okuyanlarla fenalık geçirtebilecek Baudrillard alıntısıyla zaten hep tekrarlıyorum. Affedin bir daha geliyor:
“Görüntüleri yok edenlerden değil, görülecek hiçbir şeyin olmadığı bir görüntü bolluğu üretenlerdeniz. Çağdaş görüntülerin büyük çoğunluğu-video, resim, plastik sanatlar, görsel-işitsel ve sentez görüntüler, görülecek hiçbir şeyin olmadığı düz anlamda görüntüler; izsiz, gölgesiz, sonuçsuz görüntülerdir.”
Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı
Nitekim kişisel hayatımda bu durum beni bir negatif hissiyat havuzuna atmıyor artık, ya da kulaçlarım antremanlı. Bu realitiyi kabul ediyorum, mesela artık onlarca farklı sebepten ötürü aşırı sıkıldığım sergi açılışlarına gitmiyorum; bunun yerine gerçekte ‘görebileceğim’ bir şeyler arayıp, mutlu olmaya çalışıyorum. Etraf zaten yangın yeri, oturup daha da karaları bağlayamam. Fakat mutlu olma çabasının içerisinde, ya varoluşum ya da alanımla alakalı istemsizce gelişen bir sorgu sual hali var. Bu sosyal evrimi bir şekilde yargılamadan anlamlandırmaya çalışıyorum. Kesinkez anlam çıkaramayacağıma emin olduğum noktalarda da, 30’lu yaşlarla beraber yüklenen bir “neyse fazla düşünme, çok şükür halimize” tiradı nüks ediyor. Ama işte, tam bu noktada bu şükür haline de sinir oluyorum çünki bu sistem bizi bir şekilde en azına şükretme haline zorladı — hem de bunu, görme/bakma/düşünme alanlarımızı maddi manevi anlamda betonla kapatarak yaptı. Metaforik olarak betonlaşmış, yaşam formunu yitirmiş Maslov piramidimizde hayatta kalmaya çalışıyoruz, ilişkiler, yemekler, sohbetler demir çelik alıp satmak gibi bir şey artık, her şey tangırdıyor ve arka planda sürekli bir ses var. Şu geçen ay yüz tane reels arkasında duyduğumuz “Dammi un grrr! Un che?” (Bana bir gırla/Ne yapayım ne yapayım?) şarkısı gibi, ortalıkta bir gürültü var, ve aynı imgelerde görülecek bir şey bulmanın zorlaşması gibi, seslerin arasında duyulabilecek bir terennüm bulmam namümkün. Bu imge coğrafyasında bırakın Tanrıyı, kulu bulmak da güç. İşte bunu kabul etmiyorum, o yüzden “tefekkür mesafesi” yaratabilmek adına, elimde daimi bir çekiçle beni Kalamış’ta bulun.
Özellikle benim de jenerasyonum olan 90’lar çocukları bu betonlaşma sürecine, “kentsel dönüşüm” adı altında bizzatihi şahit. Hele ki Anadolu Yakası’nda, Bağdat Caddesi, Kalamış, Moda hattında çocukluğunuz geçmiş ise, muhtemelen doğduğunuz ev yıkılıp, yazının başında bahsettiğim şu gri balkonsuz binaya dönüştü, değil mi? Ama şükür değil mi, tabii, asansörünüz var ve bina depreme dayanaklı. E ama arkadaşlar, zaten öyle olması gerekmiyor mu?
Aklıma çağrışımsal olarak gelen bir başka örnek ise yıllarca pembe ya da pastel tonlarındaki Moda İlkokulu’nun griye boyandığını gördüğümdeki hayretimdi. Bir oyun ya da maarif (hatta fikir) alanını griye boyamak o kadar manidar geliyor ki…
Kamusal alanların ya da ‘kamusal görü alanlarının’ yıllar içerisindeki bu hunhar dönüşümünün, bilincin altını üstüne getirdiği katıksız bir durum var. Olayı bir imge felsefesine dönüştürmeden salt bir vaka analizi yapıp şunu düşünelim: HER YERDE BİR ŞEY VAR, HER YER DOPDOLU. Sokaklar kaldırımlara taşana kadar kadar restoran ve barla dolu, birinin yanında bir diğeri, onun yanında diğeri, diğerinin de diğeri; insanların romantik ilişki kavramları aynı anda onlarca insanla görüşebilmeye çevrilmiş durumda, opsiyonlar bol, bunu eleştirel olarak değil de gözlem olarak söylüyorum, herkes o kadar çok seçeneği olduğuna endekslenmiş durumda ki kimsenin, tek bir kişiyi “görmeye” tahammülü yok; bizim camiaya gelecek olursak, bu kadar herkesin sanatçı olduğu bir çağ görülmemiştir. Eskilerde ehliyetini bakkaldan mı aldın muhabbetti, şimdi sanata uyarlanabilir.
Buralar işin birazcık da mizahi tarafı, evet ama durum bu. Ancak bu istisnasız doluluk ve dolgunluk oranının, bir varlık hali olarak ‘boşluğa’ izin vermeyişini uzun vadede sağlıklı değerlendirebilmek bana pek hayırlı gelmiyor. Terapistime şu klişe cümlemi patlattığımda (“İçimde dolduramadığım bir boşluk var…”) bana haklıca tebessüm edip “boşluğu niye dolması gereken bir kavram olarak görüyorsunuz” cevabını yapıştırması o kadar iyi gelmişti ki. Gol! Halbuki boşluk bir tefekkür mesafesi imkanı tanıyabilir. Bir anti-var oluş değil, tam tersi, içinde bir şeyler görebilmek için bakabileceğiniz, ölçekçe baya derin bir varoluş biçmi olabilir. İşte bizden alınan ve geri talep edilmesi gereken bu boşluk.
Yine yazın bilimi arkamıza alarak ilerleyecek olursak, bir şeyleri regarde etmemiz gerekiyor. Bu kelimeyi bilinçli olarak kullanıyorum çünki Fransızca bakmak anlamına gelen bu sözcüğün (it. ise ‘re’ olmadan, guardare “bakmak”) başındaki -re eki, aslında tekrar, tekrardan bakmak, başka bir deyişle yeniden gözden geçirmek mealini sağlıyor. Yıllar önce bir fotoğraf festivali ile ilgili yazdığım yazıda “insanın görebilmek için iki gözden fazlasına ihtiyacı var” dediğimde de kastettiğim sanırım buydu. Yeni bir görme biçmi bulmak için belki de kalp gözü alanında bir boşluk yaratabilmek. Ih, çok romantik kaçtı biliyorum ama Türkçe’de “çok doldum, çok doluyum” dediğimiz hal, bazen gerçekten de bizi bir şeyleri görme yetimizden alıkoymuyor mu?
Bu yazıya ilham veren ayrı ayrı ikisini de çok sevdiğim ve saydığım Zeynep Sayın ve Ezgi Bakçay’ın “İmgenin Onuru” başlıklı bir podcast konuşması oldu.
Bir direniş biçmi olarak imgelerden bahsettiklerinde, konu zaten bizzatihi Ezgi’nin ağzından alıntıladığım “tefekkür mesafesi” ihtiyacına gelmişti, yaşadığımız çağın tüm imgesel bağlantılarının bir oto-erotizm yarattığından bahsettikleri kısım, bir muhatap ihtiyacının yitirilmiş olması gerçeği zihnimi açtı. Öte yandan ben bu programı belki bir ay önce dinlesem farklı algılayacaktım, neden, çünki dolmuştum. Alabileceğim, algılayabileceğim, bir şeylere farklı gözle bakabileceğim kapasitem tükenmişti. Estetik olarak pek de matah olmayan rejisör koltuğum ise bana duyabilmek, dinleyebilmek ve bu yazıyı yazarak bir şeyler duyurabilmek için bir boşluk imkanı tanıdı. Teşekkürler rejisör sandalyesi.
Tebdil-i mekanı, doldurduğumuz alanı terkedip (Beyoğlu), boş (Kalamış) mekana bir geçiş olarak ele alırsak, bir şeylere yeniden bakmak için her zaman imkan var. Bazı arkadaşlarımın istisnasız her gün bir sosyal etkinlikte olduklarına şahit olduğum sosyal medya dünyasından bile yarı zamanlı olarak elimi eteğimi çekmiş durumdayım. Daha gençken, çocukluğumuzdan beri televizyonda izlediğimiz haberlerin beynimizde ne kadar yer kapladığına ve algı biçimlerimizi, korkularımızı, takıntılarımızı nasıl tetiklediğine dair düşünürdüm. Şimdi bırakın televizyonu, geçen senelerde gözümüzü sabahleyin açıp, akşam kapayıncaya kadar maruz bırakıldığımız (aslında artık tercihen kendimizi maruz bıraktığımız) enformasyon ve kakamasyon şöleninin yoğunluğu acınacak halimize bizi güldürüyor olabilir mi? Gören gözümüzü ne için kullanıyoruz? Yazının başından beri içimde deşmeye çalıştığım da bu belki. Görmeyi unuttuğumuz şeylere, kendimize, birbirimize yeniden bakmak. Bazen bunun için şehri değiştirmek gerekiyor, bazen yalnızca yerini. Ama asıl değişmesi gereken bakışın kendisi. Şu noktada sinir olmadan bir ‘çok şükür’ edebiliriz çünkü buna imkanımız var. Ve işte o bakışın yerini bulabilmesi için boşluğa, mesafeye, durmaya ihtiyacımız var. Tefekkür mesafesi dediğim de bu: bir lüks değil, kendimizden geri talep etmemiz gereken bir hak.
Bundan yaklaşık bir ay önce, doğadan ilham alan metinler üretmek amacıyla Ege’de düzenlediğim bir inziva programı için ön araştırma yapmam gerekiyordu. Yakın arkadaşımın elime “şuna bir bak” diyerek sıkıştırdığı Daniel Chamovitz’in Bitkilerin Bildikleri: Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak (Metis Yayınları, 8. Basım, Mart 2022) kitabı bende ilginç bir düşünme biçimi alanı açtı. Düzenlediğim yaratıcı yazarlık atölyelerinin üçüncü haftasında genellikle duyularla bağlantılı çalışmalar yaparım. Nerede denk geldiğimi tam hatırlamıyorum ama kullanmayı sevdiğim “altıncı duyu” olarak tanımladığım navigasyon meselesi, insanların tıpkı karıncalar gibi, gitmek istedikleri fiziksel ya da manevi istikamete dair içgüdüsel bir bilince sahip olduklarını söylüyordu. Bu navigasyon bilinci, birkaç paragraf önce çok romantik bulduğum “kalp gözüyle görmek” fikriyle şimdi anlamlı bir bağ kuruyor; çünkü bu yeti, ışığın nereden geldiğini algılayabilme kapasitemizden, bir kafede otururken kopan gürültünün kaynağını bakmadan fark edebilmemize kadar uzanıyor. Daha da önemlisi, bir ortama girdiğimizde kimin üzgün, kimin gergin, kimin uçarı olduğunu sezinlememizi sağlıyor.
Bu denklemde algıyı güçlendiren şey, varoluşun kendisine gömülü olan tefekkür mesafesi; bilinçli olarak ayarlamaya çalıştığımız bir pratikten ziyade, zaten içimizde bulunan bir düzenleyici. Chamovitz, kitabın önsözünde şöyle diyor:
“Çoğu hayvan yaşayacağı ortamı seçebilir, fırtınada sığınacak yer bulabilir, yiyecek ve eş arayabilir veya mevsim değiştikçe başka yerlere göç edebilirken, bitkiler daha iyi şartlara sahip ortamlara hareket etme olanağından yoksun olarak, sürekli değişen hava koşullarına, kendilerine sarkan komşu bitkilere ve zararlı böceklere direnip mevcut koşullara uyum sağlamak zorundadır. Hareket edemedikleri için bitkiler, değişen şartlara göre büyümelerini ayarlamalarını sağlayan karmaşık duyu sistemleri ve düzenleyici mekanizmalar geliştirmişlerdir.”
Can alıcı nokta şu ki: Kendimizi türce üstün varsaydığımız bu bitki dostlarımız, rejisör koltuğunda oturarak ve sabit kalarak bile —toprağa, saksıya, pencere önüne, salon taburesine ya da bir orman birliğine köklenmiş olsalar da— bizim çoktan körelttiğimiz pek çok bakış eylemini hâlâ mesuliyetle sürdürüyorlar. Çünkü onların, her şeye rağmen, bir mesafesi var. Ve hayatta kalmaları bu mesafenin getirdiği direnişle doğru orantılı. Üstelik düzenli olarak “sistemler” geliştiriyorlar; içinde bulundukları templum’u gözleyerek, bu kutsal dünya alanında —gaddar tanrılar bile olsak— bizi seyredip hakkımızda fikir yürüterek.
Sözü artık iyice dağıtmadan bitirmem gerektiğini biliyorum. Konu ne Beyoğlu, ne sahilyolu, ne çok fazla kumpirci ya da bira tekila promosyonu, ne Instagram, ne de poligami. Konu sanırım, bu bombardıman savaşında hala insana ve insanlığa dair bakışımızı savunabilmek. Tükendiği yerde yeniden üretebilmek. Bitkilerin mesafesi nasıl onların yaşam gücüyse, bizim de tefekkür mesafemiz öyle. Çünkü bu mesafe, sadece kişisel dinginliğin değil, ortak yaşam alanlarımızın da direniş hattı. Betonun arasında filizlenen bir ağaç gibi, biz de bu mesafeyi açmak, korumak ve genişletmek zorundayız.
Toparlayamadım, sevgili günlük. Ama baktım.


