Only Lovers Left Alive
Yeni yıl, yollar, sevmek, sevilmek ve hayatta kalmak üzerine tılsımlar
Aniden, her şeyin artık bir anlam ifade etmesine gerek kalmıyor. Ben var olmaktan memnunum. Ya sen? Elbette öylesin. Bazı şeylerin anlamsızlığı, gönül rahatlığıyla gülümsememe neden oluyor. Elbette, her şey olduğu gibi devam etmeli.
Bir Hayat Nefesi, Clarice Lispector
Yeni yıla gireceğimiz gecenin öğlen saatleri (bu zaman kipini doğru ifade edebilmek için çok düşündüm) çocuklarla şarap içmek için buluştuk, canım kaç gündür çekiyordu fakat az vakit sonra anlaşıldı ki canımın aklı karışmış olmalı — çünki bu kırmızı şarap migrenimi felaket halde coşturdu, eve ışınlanmak zorunda kaldım, annemin inanılmaz sevimli süslediği masaya ve Zarife Abla’nın dolmalarına bile oturamadım, güneş gözlüklerim ve dua ederek içtiğim beş arka arkaya su bardağıyla koltuğa kıvrıldım — ağrıdan kusacağımı sandığım birkaç tuvalet molası dışında, birazcık uyudum ve neyse ki yeni yıla iki saat kala bir Whatsapp çağrısı ile uyandım. Duymak istediğim bir ses telefonun diğer ucundaydı, migrenim geçmişti ve kahkahalar atıyordum. O ise alışık olduğunu söylediği funky-cool halimin aksine, ve tüm kikirdemelerime rağmen, telefonda sesimin hep ciddi geldiğini söylüyordu.
Yeni yılın ilk gününde biletleri alıp, Ocak ayında buluşma sözü verip telefonu kapattık. Mutfağa koştum, anneme sarıldım ve kafasını öptüm. Bu onun, annesi ve babası olmadan gireceği ilk yılbaşıydı. Ve bundan birkaç gün önce, onun nasıl hissedebileceğini düşünmekten uyuyamamıştım. Televizyona bakındık, ben buzdolabından, onun tek başına yiyip kaldırdığı kalanları yedim, en güzel kısım kuru köfteyi havuçlu taratora banmaktı. Kaşla göz arasında fırının saati 00:00 oldu. Hoş geldin 2026! Sarıldık, kocaman bir çığlıklı kahkaha bastık ve sarıldıkça birkaç gözyaşı daha. Pencereden dışarı baktım, öndeki inşaatta bir adam konteynır kulübesinden çıktı, sigarasının dumanını seçebildim ama yüzünü göremedim. Yalnızdı, sigara içiyordu, ona pencereden bağırıp iyi seneler dilemek istedim. Anneme popo sallamanın strese iyi geldiğini söyledim, ve alakasız bir şarkıyla göbek attık. ABBA dinleyip, göbek atmak gibi bir şeydi. Zor bir sene atlatmıştık, Fas’ı, bu inanılmaz macerayı ve yol arkadaşlarımı düşündüm, şimdi de yine olabileceğim en iyi yerdeydim. Çok sevdiğim bir insanın yanında olmaktan ötesi yoktu.
Bütün yakın arkadaşlarım da bu sene evde kalmayı tercih etti, tek başlarına, sevgilileri ya da aileleriyle. Çünkü artık tek önemli olan bu, bu devirde sadece sevenler ve sevilenler hayatta kalacak. Ve neyi sevdiğiniz ya da ne tarafından, kim tarafından sevildiğiniz önemli değil.
Ertesi gün Mamdani, New York Belediye Başkanı olarak göreve başlama töreni konuşmasında şöyle dedi: “We will replace the frigidity of rugged individualism with the warmth of collectivism.” Yani, “sert bireyciliğin soğukluğunu, kolektif dayanışmanın sıcaklığıyla değiştireceğiz.” 8 Kasım’da yine burada yayınladığım bir denemede (dünyanın en rezalet şeyini yapıyorum, ve kendime referans veriyorum) Mamdani zaferini postkolonyal bir çağdaş kültür bağlamı olarak kutluyor ve entelektüel dürüstlükle, toplululuk duygusuna bir uyanış işareti olarak bakmaya çalışıyordum.
Daha çok, bezmiş olduğum ve tası tarağı çektiğim güncel sanat dünyasına odaklanmaya çalışmış ve kültürlü ‘halk’ın galerilerde değil, eylemlerde birbirini ve kendini savunan, mutfaklarda, kamusal sofralarda birlikte yiyenlerlerin ve dayanışma ağlarında ve sokaklarda omuz omuza yürüyenlerin arasında doğacağını savunmuştum.
“Modernliğin bireycilik peydahlayarak parçaladığı biz müthiş bir bağlamdır.”
Aferin bana değil. Çünkü yeterince sevgi sözcüğü kullanmamışım.
11 Aralık gecesi. Saat Tanca’da sabaha karşı 3 ya da 4. İstanbul’da 5 ya da 6. Zamanda sıkışmış şehir surlarından içeri, çok sevdiğim sarı sokak lambaları arasından şöförümle yürüyoruz. Geç olduğu ve arabalar suriçine giremediği için bana otele kadar eşlik edecek. Guguk kuşlarını duyuyorsan evdesin demektir, bu bana babaannemde kalan sihirli bir koruyucu tılsım. Bu dar sokakları biliyor gibi hissetmek tuhaf hissettiriyor. Rashid bizi kapıda karşılıyor, ve odamı gösteriyor, bir hostelden ziyade sanki müzedeyim, ayrıca uyuyamayacak kadar ayılmış vaziyetteyim bu yüzden terasa bir sigara içmeye çıkıyorum. Ahmak ıslatıyor. Herkül’ün yarıya böldüğü söylenen iki kıyının bir ucundayım. Tanıdık Akdeniz meltemine, yeni ve taze bir Atlantik rüzgarı eşlik ediyor, o kadar büyülenmiş haldeyim ki uyuyabilir miyim bilmiyorum. Odama dönüyorum, ufak bir balkonum var ve buradan sokakta djellaba* giydikleri için Assassins Creed’de gibi hissettiren kahramanları seyrediyorum, bu nefis berdüşler bir şarkı mırıldanıyorlar. Balkon kapısını bu müziği ve yağmur çiseltisini duyabilmek için hafif açık bırakıyorum ve daha sonraki günler hava çok dehşet soğuyacağı için asla giyemeyeceğim pijamalarımla yatağa giriyorum.
*Djalleba: Mağrip bölgesinde geleneksel, bol kesimli, bazen de sivri kapşonlu berberi giysileri.
Gece yağmurundan sonra alacaklı gibi gelen güneş sağ yanağımı gıdıklayarak beni uyandırıyor. Çok uzun bir uyku olmamış belli ki ama zinde hissediyorum. Terasa, sağ Akdeniz, sol Atlantik efendilerimi acilen selamlamak üzere terasa çıkıp, kahvemi alıyorum ve nemli şezlonga yayılıyorum.
— “Merhaba, sana eşlik edebilir miyim?”
— Tabii ki, yeni geldim, ilk arkadaşım sen olacaksın bu durumda.
— “Kahvaltı ettin mi?”
—Hayır, henüz aç değilim.
— “Ben yine de bir şeyler almaya gidiyorum.”
Aile ve yakın arkadaş grubuma “senenin en doğru kararını, senenin sonunda almış olmam müthiş” yazıyorum. Ashraf elinde üç koca torba peynirli ve çikolatalı gözleme ile geri döndüğünde, teras biraz daha kalabalıklaşmış vaziyette ama ben yukarıda kapalı bir balkonda oturuyorum, bu dakikalar geri kalan günlerde yalnız olacağım son anlar. Terasa iniyorum ve çekinerek çardaktaki çocukların yanına gidiyorum, ilk önce bu kalabalığa adapte olabilmek için saçma bir bahaneye ihtiyacım var.
— “Şey günaydın çocuklar! Yakınlarda para bozdurabileceğim bir döviz bürosu var mı?”
— Var, ama önce kahvaltı et, sonra beraber gideriz.
Ve bu beraberlik, yaklaşık 1-2 saat sonra hayatımın gidişatını kökünden değiştiriyor.
İlk sabahımda, Café Baba’da tabii ki Bourdain’in oturduğu o köşede oturdum.
Caf"é Hafa’da tabii ki Tahar Ben Jolloun’un “Becket ve Genet: Tanca’da Bir Çay” kitabını, zihnimde filme çektim. Hem de gün batıyordu.
Beckett: Haksızsınız! Çiş!
İşte, üç harfi çiş, oldu. sizi burda bırakıyorum, işeyeceğim.
Şu lanet olası yaşlı sidiktorbamı boşaltacağım.
Genet: Ben zaten yaptım!
Genet kahkahasını kaşkoluyla bastırır, sonra ıslanmış pantolonuna bakar.
Tanca’da ikinci gün. Sabah meşhur Gran Café Central’da kahvaltı ederken, kalabalık bir Türk tur grubuna rastlıyorum.
İlk önce ekseriyetle Türk’lerden kaçma dürtüm ağır bassa da, sonunda dayanamıyorum ve tatlı bir aileye “afiyet olsun, hoş geldiniz” diyorum. Bak sen, cimcime ağırlıyor ikinci günden milleti. Ailenin hanımı, kızının da tek başına seyahat etmek istediğini, ama kendisinin korktuğunu söylüyor.
— “Güvende hissediyor musunuz?”
— İstanbul’da büyüyen biri için, Fas’ın son derece güvenli olduğunu söyleyebilirim.
— “Tek misiniz, sıkılmıyor musunuz?”
— Hiçbir zaman tam olarak tek olmuyorsunuz. Birazdan yeni tanıştığım arkadaşlarım gelecek, anlayacaksınız.
Grup ayrılmadan önce aralarından çok tatlı bir kadın yanıma gelip muzip bir ifadeyle, sessizce “şöyle sizin gibi özgür olmayı çok isterdim” diyor ve bana şans diliyor, tebessümleşiyoruz, çok tatlı kocasının yanına gidip bana el sallıyor. Ne hissedeceğimi bilmiyorum, ama Lispector’un o sırada okuduğum muazzam kitabı, önümde altını hunharca çizdiğim bir yerinden göz kırpıyor.
“Hiçbir varış noktası olmadan kırlarda ata binmekle
kıyaslanabilecek samimi bir özgürlüğe sahibim.”
Yağmurdan kaçmak için Kasbah Müzesi’ne sığındık ve antik genç bir adam heykelinin muhteşem poposuna bakakaldık. Nitekim müzenin bu harika kalçalardan bile daha güzel bir bahçesi var. Konu sabah kahvaltısından bu yana ‘sevmek’ten ibaret olduğu için, bir ağacın şişko yaprak altlarına sığınarak, üçümüz yanyana oturduk ve ‘sevgi’yi konuşuyoruz. İşte tam böyle anlarda, içimi o kadar büyük bir şükür ve sevgi tufanı kaplıyor ki, kalıbıma sığamayıp çocuklaşmaya ve afacan davranmaya başlıyorum. Neredeyse 24 saattir tanıdığım bu insanlarla, 24 senedir birbirimizi tanıyormuşçasına konuşabiliyoruz. Birbirimizin durduğu, sustuğu yerleri dolduruyoruz, gözlerimiz dolduğunda birlikte bir derin nefes alıp veriyoruz, başka bir dilde, aynı dili konuşuyoruz.
Akşamüstü, müzenin çıkışında bir ud sesi geliyor kulağımıza. Ufak bir çay salonu burası, renkli halılar, eski ve bir kısmı çürümüş enstrümanlar, ve albümlerle süslü. Mısır’da bu sene bol kepçe içtiğim nane çayları hep midemi bulandırırdı, burada neyse ki çayın içine naneyle beraber ekledikleri limon otu, midemi yumuşatıyor. Biraz çay içip, bu adamı dinlememiz lazım. İlkin sadece üçümüz, udcu abi ve birkaç kediden oluşan salon yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Abimiz, Ümmü Gülsüm’ün “Enta Omri” şarkısını çalmaya başladığında, kediler birbirlerine dolanıyorlar.
“Enta omri elli ibtada b-nourak sabaho.”
Sen benim hayatımsın, senin ışığınla sabahım başladı.
Clovis, Mark ve ben gümbür gümbür iç çekiyoruz. Bir şeyler anlamasak da, o kadar çok şey anlıyoruz ki durum hiçbir dilde açıklanabilir vaziyette değil.
Bu sene iyice aşina olmaya başladığım bir kültür olduğu için, salonda ikinci devre Fairuz ile başladığında çok heyecanlanıyorum ve tam bu noktada, içeriye kalabalık bir grup, muazzam bir ahenkle şarkıya katılarak giriyor. Karizmatik bir kadın, tüm bedenini kullanarak şarkıya katılıyor, ağlamaya başlıyorum.
Bu kadar sevgiye, bu kadar müziğe, bu kadar beraberliğe şükürler olsun.
Number One. Tanca’da daha sonraları shithole olarak kodlayacağımız “The Hole in the Wall” isimli barı bulana kadar en çok vakit geçirdiğimiz ünlü beat generation bar. Çocuklar, bakın uğurlu sayım 13 ve masa numaramız da bu. Bugün ne kadar farklı yere gittiğimizi sayalım ve bu sayıyı 13’e tamamlayalım. Barın kapanmasına yakın, yerli birileriyle tanışıyoruz fakat buraları hatırlayamayacak kadar sarhoşum. Burroughs ve Bowles’un takıldığı yeraltı barı yakınlardaymış, peki hadi devam edelim. Bir Fransız poker oyuncusu ve küçük, sevimli bir defteri olan Macar Prensi, şimdi bu karanlık bardayız ve yerli biraları saymadan deviriyoruz. Çocuklar, şimdi dans etmeye gidelim, hadi devam. Gece kulübüne bizi yine sokakta tanıştığımız havalı Fas’lı bir kız sokuyor, hatta çanta ve paltolarımız bir noktada tanıdığı olan barmene emanet. Bir noktada felaket yoruluyorum, sıcak basıyor ve birilerinin masasına çöküyorum, neyse ki herkesin keyfi yerinde, nereden geldiği belirsiz bedava bir cin ve viskimiz bile var. Çocuklar dans etmeye devam ediyor.
Kahkaha atıyorum, bu Lara’yı ne kadar çok özledim. Seni çok seviyorum kızım!
Çıkışta, bir yokuş başında, daha sonra farklı şehir garlarında karşılaşacağımız Daniele’yle tanışıyor ve Roma’yı selamlıyoruz.
Favori ikilim bugün Tanca’dan ayrılıyor, yılın Amerika’lısı ödülünü alan ama küçük erkek kardeşim olabilecek delilikteki Blaze — eğer bu gerçekten gerçek adıysa, Noel’e kadar Tanca’da kalacak, yani Tanca’da bir tek o kalıyor. Ben gnawa müziğin merkezi Essaoira’ya gitmek istiyorum, Marakeş’i es geçicem çünki muhtemelen kocaman bir Eminönü’ne benziyor. Günlerdir yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen ikili ise Marakeş’e, oradan da ülkelerine dönecekler. Onları benimle Essaoira’ya gelmeye ikna etmeye çalışıyorum, ama teknik olarak bu uçaklarına yetişmelerini çok zorlaştıracak.
Duygusallığa gerek yok, seyyahlık böyle bir şey işte diyip kendimi yıllar içerisinde becerisini kazandığım nötr duygu haline getirmeyi başardığımı sanıyorum. Çocuklar akşamüstü tren istasyonuna gitmek üzere, serseriler kasabımızdan ayrılıyorlar ve bu Fransız Yeni Dalga filmini andıran günler bitiyor — sanıyorum. Kalan ekip, biraz ısınmak için Cinema Rif’te bir filme gitmeye karar veriyoruz. Ki daha sonra bu kararı sorgulayacağız.
Oliver Laxe’nin yıllar evvel Mimosas filmini seyretmeye çalışıp becerememiş, geçtiğimiz kış karlı bir gün tek başıma dehşet ve hayranlık içinde bitirmiştim. Sirat yönetmenin son filmiydi ve yurtdışında bir sürü arkadaşım bu filmi izlemem konusunda ısrarcıydı, hem de bu yağmur çamurda Tanca’da cümbür cemaat eski bir sinema salonuna gitmek eğlenceli duyuluyordu. Çölde bir rave festivalinde kaybolan kızını aramak üzere yola çıkan bir babanın hikayesini izleyeceğimizi sandığımız, en azından sadece bunu anlattığını sandığımız film, iki saat boyunca hepimizi koltuğa zamklamakla kalmadı, psikolojik gerilim olarak özet geçemeyeceğim bir varoluşsal şaheseri travmatik bir şekilde hafızalarımıza kazıdı. Lili ile iki dakikada bir, birbirimizin parmaklarını kıracakmışcasına el ele tutuşuyor ve nefesimizi tutuyorduk. Valentina gözlerini bir kapatıp bir açıyordu ve ben de umarsızca her irkildiğimde çığlığı basıyordum.
Film bittikten sonra:
“WHAT THE F___. ALLAH AŞKINA BU FİLME GELMEK KİMİN FİKRİYDİ?” sorusu birkaç ağızdan aynı anda çıktı. Suratımızı yıkamaya hep beraber tuvalete gittik ve bu sırada duygularımız iyice karıştı çünkü Blaze, filmin İncil’deki bir çoban hikayesinden esinlenmiş olabileceğine dair müthiş bir tez savundu ve bu tez o kadar dikkat çekti ki, birkaç dakika içinde tuvalet tanımadığımız insanlarla dolmuştu ve herkes bir anlığına bu yerel kostümü üzerinde vaaz veren sevimli ve deli arkadaşımızı dinliyordu.
— “LARA ŞU BAHSETTİĞİN BAR NEREDE? HEMEN Gİ-Dİ-YO-RUZ.”
Yes sir. We need a drink.
Not: Sirat kesinlikle seyretmeniz gereken bir film.
Hatta seyredin ve bana mesaj atın ki üstüne konuşalım.
Sanırım sekizinci tura geçtik bira ve viskide. Bir grup travel romance dedikodusu yapmaya çalışıyor çaktırmadan. New York’lu yazar bir kız masada ve ne onunla kadar çulsuz olduğumuzu yarıştırıyoruz. Felaket yorgunum ve aklım şimdi Marakeş’e varmış olmaları gereken arkadaşlarımda. Dün sabaha karşı 6’da hostele döndüğümü söylemiş miydim? Lili, düşünceli olduğumu görüp yanıma geliyor. Bu kızı ilk gördüğümden beri çok sevdim, İstanbul’daki en yakın arkadaşlarımdan birini, Alara’yı bana çok andırıyor.
“Hey, sanki aklın birilerinde kalmış gibi… neden trene atlayıp Essaoira’dan önce Marakeş’e gitmiyorsun?”
Mesaj alındı. Çocuklara mesaj atıyorum:
“Yarın öğlen yemeğinde görüşürüz, ben geliyorum.”
Marakeş… Burada olan biten başka bir yazının belki de çok daha fazlasının konusu olacaktır. Fakat şimdilik tek notum, eğer aranızda yakında yolu buraya düşecek olan varsa, Foundouk Gargaa’da metal pipetlerim ve çantası kaldı. Hediyem olsun.
Taghazout’ta, bu meşhur sörf kasabasında, sonunda günlerdir hasret kalınan güneşe kavuştum. Hatta sadece askılı bluzum ile oturabildiğim birkaç sayılı saat var. Daniel, gece hostelde tanıştığım en sevimli Alman arkadaşım, hali hazırda bir araba kiraladığını ve eğer istersem onunla Essaoira’ya gelebileceğimi söyledi. İkimiz de erkenci kuşlarız o yüzden sabah yola çıkıyoruz. Burası bir muz ve mandalina cenneti, ayık kalmak için her gördüğümüz dükkanı depoluyor ve her handa durup bir espresso daha içiyoruz. Heyecanlıyım — ve çok fazla kahve içtim. Marakeş’te biraz üşüttüğüm için Taghazout’ta sörf yapamadım — hatta sanırım kasabada sörf yapmayan tek üç kişiden biriydim — ve zamanım Munga Bar’da, Naked Lunch filminden fırlamış tiplerle (kesinlikle bir başka yazıda yer alacaklar) inanılmaz muhabbetler ederek geçti ama gaibe doydum, şimdi Essaoira zamanıdır.
William S. Burroughs’un aynı isimli romanından uyarlanan, bayıldığım Cronenberg filmi “Naked Lunch”.
Bu muhteşem Game of Thrones’tan fırlamış müzik şehrine güzel bir saatte varıyoruz. Yatakhaneme yerleşip, yine bir terasa çıkıyorum ve smoking room’da Chandler, Geordie ve Todd’la tanışıyorum.
— “Hoşgeldin. Kendine arkadaş mı arıyorsun Lara Croft?”
— Ehe evet, ama isim konusunda daha yaratıcı olmalısın.
Kuzey Afrika’da, bar isimleri kültüründe belli ki kadim bir öneme sahip bir başka “hole” isimli pub buluyoruz. Daha doğrusu çocuklar burayı çoktan bulmuşlar. Buradan sonra sahilde birkaç kilometre develer arasından yürüyüp bir antik kalıntıya varmamız gerek.
Yine gruptaki tek kızım, tamam ben artık tescilli bir erkek fatmayım. Ve bu çocukları çok sevdim. Dumandan düzgün soluyamadığımız bu gizemli odalarda, dodgy gazinolarda, tavuk dönerden felaket dönmüş midem kendini rezalet şaraplarla iyileştirmeye çalışırken; en derin sohbetlerin, tanıdıklık hissinin, samimiyetin ve sevginin bir insanı ne kadar zamandır tanıdığından ibaret olmadığını yeniden anlıyorum. Ayrıca bu çocuklar, akşamları bebeğim gibi kucağıma alıp sevdiğim deniz kabuğunu çok da yadırgamadılar…
Uzun gecelerin bir sabahı ve yine bir veda seremonisi.
“Eğer bir daha seni göremezsem, muhteşem bir hayatın olsun! Her şeyi anlamlı kıldın.”
Not: Eksik, Şükür ve Chia Pudding: Kahire Notları yazısında, Judith Hermann’ın kitabından bir bölüm anlatıyordum. Bu “anlamlı” cümlenin ne kadar kalbime dokunduğunu anlamak için, o yazıya da bir bakın.
Ertesi gün bir kez daha hepsini kucaklıyorum ve Tanca’ya doğru, Noel’i kutlamak için sonsuz saatler alacak korkunç trenimle yol almaya gidiyorum. Uyku ile uyanıklık arasında, trende birkaç dakikalığına benimle aynı peronda bulunan genç diplomat, seni selamlıyorum.
Noel Arifesi. Mekan: Le Trou dans le Mur. “Hole in the Wall”. Amerika’ya yerleşmiş grand tuvalet amca bize bu gece hesabı ödetmemek konusunda kararlı. Casablanca’da özel bir okulda öğretmenlik yapan bir beyefendi, ya Lübnan ya Endülüs’lü olduğum konusunda ısrarcı.
Afrika Kupası, Tanca’yı görmeyeli baya bir futbolseverle doldurmuş. Acil bir Hakimi forması almam gerek. Nitekim Tanca, futbol ve Noel maceraları yine bir başka yazının konusu olacaktır.
“Sen bir serseri, sen sokakların kızısın. Çünkü sen bir Lakay’sın”.
(la calle, ispanyolca sokak anlamına geliyor.)
Hostelimizin biricik müdürü Nadi sabah bana bir mektubum olduğunu söylüyor. Önceki gün bir Türk misafir gelmiş ve burada bir başka Türk’ün olduğunu öğrenince bana sevimli bir not bırakmış:
“[…] senden çok bahsettiler, buradakiler belli ki seni çok seviyorlar, sanırım Tanca’da yaşıyorsun…”
Muhtarlık bahsini açıyorum.
İstanbul’a alışabilmek ve akıl sağlığımı koruyabilmek için kendimi döndüğüm gibi kitapçıya atıyorum. Bu sene masallarla çok içiçe geçti. Herman Hesse’in Masallar’ı işimi görür. 2025’i bununla kapatalım.
Kitaptaki “Augustus” başlıklı masalda, Mostacker Sokağı’nda yaşayan yoksul Frau Elisabeth, başından geçen bilimum olaydan sonra bir gün, yanındaki, içerisinden sürekli gizemli bir müzik sesi gelen evdeki yaşlı adamdan, gerçekleşmesi tasdikli bir dilek hakkı kazanıyor.
Ve düşün taşın, boktur işin Elizabeth dilek hakkını, yeni doğmuş oğlunun ömrü boyunca herkes tarafından sevilmesi olarak kullanıyor. Oğlu Augustus gerçekten de her yaşında herkes tarafından, ne yaparsa yapsın sevilen, hayran olunan, el üstünde tutulan biri oluyor. Ama büyüdükçe insanların bu sevgisini hor görüyor, küçümsüyor, kullanıyor ve gelgelelim bu uğurlu dilek bir lanete dönüşüyor. Çünkü çok sevilen Augustus, hiç sevemiyor. Yıllar sonra bu yaşlı büyücüyü bulan Augustus “bana hiçbir yararı olmayan eski büyüyü boz ve onun yerine insanları sevebilmemi sağla” diye yalvarıyor adama. Derin bir uykudan uyandığında artık o tapılan adamın yerini, sıradan bir insan alıyor ve yıllarca sevgilerini sömürdüğü insanlar kendisine alıştığı hayranlıktan uzak, kin ve öfkeyle yaklaşıyor, hatta saldırıyor. Augustus haketmiş olduğu bu öfke tufanı içerisinde hayatında ilk kez mutlu hissediyor, çünkü insanlar ona ne kadar hiddetli olurlarsa olsunlar, o artık bu insanları seviyor, hissedebiliyor.
Masal böyle baştan savma özetlenemeyecek olsa da, yaşam denkleminin ancak iki kutupla bir arada kalabileceğini anlatabiliyordur. Sevmek ve sevilmek.
Yollarda yeniden bulduğum bu denkleme minnet duyuyorum. Daha önce burada da paylaştığım yazılarda, ufak bir psikanaliz duygularımın köreldiğini açığa kavuşturabilirdi. Fas’a gitmeden önce bir arkadaşım kahve içerken bana “sanki biri ruhumu aldı, artık hiçbir şey hissedemiyorum, bir şeyler sadece oluyor” dediğinde bu his çok tanıdıktı. Yazmak harici hiçbir şeye dair bir sevgim kalmamıştı. Evet bir şeyler oluyordu, güzel, kötü bir şeyler, ama ben aynı anneannemin cenazesinde olduğu gibi hiçbir şey hissedemiyordum. Etken ve edilgen duygusal doğamı yitirmiştim. Denklemin sıfır noktasındaydım.
Yollar bu noktada, üzerine destanlar yazılmış olduğundan da kanıtlıdır ki, insanın bir şeyler hissedebilmesinin panzehiri olarak tekrar karşıma çıktı.
Bazı arkadaşlarım içinde bulunduğum durumu orta yaş krizi olarak tanımlamama karşılar. Daha 33 yaşındasın,! Evet ama Instagram’da sürekli karşıma çıkan, işi gücü bırakan, koşmaya başlayan, dağ tepe tırmanan, yatakhane keşmekeşlerinde uyuyan, backpack ile yola çıkanlar için beni de baya bir güldüren millenial crisis mizahına bayılıyorum.
Daha isabetli bir yorum ise içine düştüğümüz çağda anlamların artık içinin boşaltılmış olduğu ve bu anlam havuzlarını doldurmak için dünyanın ne kadar büyük olduğunu kabul etmemiz gerektiği. Şu sözümona yabancılarla geçirdiğim üç haftada, bana bu koca evrende ufacık ama çok değerli bir atom parçası olduğumu hissettiren o kadar fazla şey, ve en önemlisi o kadar büyük bir sevgi hali var ki, bunlardan kahrolmuş bir sistemin parçası olmak ve para kazanmak için ödün vermek saçmalık olur.
Birkaç kağıt parçasını yeni kıyafetler ve adaletsiz bir kira sözleşmesi için değil, daha çok sevmek ve sevilmek için kullanmak istiyorum.
Bisikletiyle dört senedir yolda olan 68 yaşındaki bir adamdan, Japon meditasyon üstadına, İsviçre’ye sığınan bir mülteciden, beşyüz dolarla altı ay idare etmek zorunda kalan genç bir anneye kadar, yaşam sadece bir şeylere adanan ödünsüz bir sevgi denkleminde akıyor.
Gözümde ve gönlümde, aşk ve özgürlükten öte bir şey yok.
Dünyanın bir açık hava akıl hastanesine döndüğü bu çağda, üç haftada biriken bütün paramı bitirmiş olsam da, kalbimin denklemler haritası puslu raflar arasından ilahi bir şimşekle yere ve göğe düştü. Bu haritada kaybolduğum her yer başka bir ‘ev’e çıktı. Bu ev bazen bir insan, bazen sidik kokan bir oda, bazen bir çöl ninnisi, bazen de daha önce adını sanını duymadığım bir köy oldu.
Yeni yıl için hepimiz için dileğim — annemin ısrarla bugünki yengeç dolunayı ve sirius yıldızı kavuşumun çok önemli olduğunu belirttiği bu günde — sevmek ve sevilmek. Ve bu haritayı sağlık ve bereketle keşfetmek.
Bu dünyanın en basit ve en zor denklemini çözmek üzere, yolda görüşürüz!
Nerede olursanız olun, yanınızdayım ve sizi seviyorum!






teşekkürler 🤍
Harika anılar 💖 Müthiş deneyimler. İnsanlardan bu kadar uzaklaşmaya çalışırken sizin dünya insanlarına koşmanız ☺️ Çok etkileyici…